Her tembeli Oblomov mu sandın?
27 Şubat, 2012 | Kategori: Kulübün Okudukları | Yazan: İlknur Ünsal
“İlle de klasik olsun” serisinin üçüncü halkası Gonçarov’un Oblomov’uyla geldi. Bir toplum düzeni değişip, yerine yenisi inşaa edilirken, iki düzene de atıfta bulunan müthiş bir referans kitap aslında Oblomov…Bu özelliğine rağmen didaktik olmaktan da son derece uzak bir dili var. Toplumu zengin karakter paletiyle anlatırken, esprili dilini de hiç kaybetmiyor yazar. Öyle ki 150 yıl sonrasının o döneme tamamen yabancı olan okuyucusuna bile ulaşabiliyor, kalbine ve aklına hitap edebiliyor. Rus klasiklerine olan aşinalığım illederoman kütüphanesiyle sınırlı henüz ama Oblomov’un ilerde de kalbimde ayrı bir yeri olacağına inanıyorum.
Romana ismini ve ruhunu (!) veren İlya İliç Oblomov bir Rus asilzadesi. Uşağı Zahar ve diğer hizmetçileriyle beraber gittikçe azalan servetinin içinde, muazzam bir uyuşukluk içinde günlerini geçiriyor. Arada aklına üşüşen alternatif bir hayatın hayalleri uykunun verdiği miskinlik içinde çarçabuk yok oluyor. Herhangi bir günün sabahında açılan roman, İlya yataktan bile kalk(a)madan sayfalarca ilerliyor. Onun eriyen servetinden son bir parça koparmak isteyen sözde dostların odasına girip çıkmaları esnasında Oblomov tüm davetlere direnip, yatağını terketmeyi reddediyor. Oblomov’un uyuşuk aklının yanıp sönen parıltılarını da bu arada görüyoruz. Bu parıldama anları da aslında yazarın dönemin entellektüel çevreleri, edebiyat ve sanat akımları hakkındaki düşüncelerine ayna tutuyor.
Örneğin diyor ki Oblomov: “Bir insan alıp kopyasını çıkarıyorlar. Gerçeğe uygun oluyor diye övünüyorlar. Ama hayat ne oluyor? Eserlerinde o yok işte, dünyayı kavrayış, insanlığı gerçekten anlayış yok. Boş şeylerle övünüyorlar. Hırsızları, düşkün kızları, yolda yakalayıp hapse atar gibi edebiyata sokuyorlar!” (sayfa 32, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları baskısı)
Bu bölümler bana bir diğer iRo klasiği Anna Karenina’daki sevgili Levin’i hatırlattı. Ancak, Tolstoy’un Rusya’nın tarımsal politikaları hakkındaki fikirleri beni biraz bunaltmıştı. Oblomov’da ise bunlar daha yumuşak geçişlerle verilmiş.
İlya’nın bu yataktan kalkamamaları sırasında aslında başının binbir dertte olduğunu öğreniyoruz. Efendisi olduğu toprakların ve tebaasının sıkıntıda olduğunu, muhtemelen çalışanları tarafından dolandırıldığını, dolasıyla rahatının kısa bir zaman sonra kaçacağını öğreniyoruz. Ancak tüm bunlar Oblomov’u harekete geçirmekten hala çok uzak. Zaten roman boyunca başına ne gelirse gelsin (buna aşk da dahil) kendini yoracak herhangi bir şeye girişmek ondan çok uzakta. İlya’nın rüyası esnasında anlatılan Oblomovka yani İlya’nın doğup büyüdüğü masalsı dünya, zaten kahramanımızın gelişim sürecini ortaya seriyor. Tabiatı sakin, halkı uyuşuk bu dünyada, yetişkinler bile masallar ve batıl inançlarla örülmüş bir hayat yaşamaktadır.
Yazar Oblomovka’yı şöyle anlatır: “Ne deniz var, ne yüksek dağlar, ne kayalar, ne derin uçurumlar, ne kapkara ormanlar…Heybetli, vahşi, kasvetli hiçbir şey yok. Mesela deniz. Tanrı eksik etmesin ama bizden uzak olsun daha iyi! İnsana hüzün vermekten başka şeye yaramaz.”(sayfa 119). Her günün diğerine benzemesinin en büyük nimet olduğu bu topraklar Oblomovluk’un mabedi ve çıkış noktasıdır. Bir yandan da Oblomov’un insanları bir köyden daha fazlasını temsil etmektedir : “Rus halkı bugün bile çevresindeki sert ve açık gerçeğe rağmen eski zamanların sihirli masallarına inanmayı sever. Belki daha çok zaman bu inançtan kurtulamayacaktır” (sayfa 141)
Peki Oblomov’u yatağından kaldıran, insan içine karıştıran ne oluyor? Önce sevgili arkadaşı ve bir anlamda anti-tezi olan Ştolts, ardından güzel Olga. İlya ile çocukluğunda tanışan yarı Alman yarı Rus Ştolts, her fırsatta onu sarsıp kendine getirmek, için büyük bir çaba harcıyor. Çünkü İlya’da başkalarının göremediği bir potansiyel görüyor ve bunu değerlendiremediği için dostuna kızıyor. Olga ise, Ştolts’un yurtdışına giderken İlya’yı ona emanet etmesiyle konuya giriyor ve o da istiyor ki, Oblomov onu sayesinde hayata dört elle sarılsın. Ve böylece aşk umulmadık bir şekilde hayatına giriyor Oblomov’un ve biz de umutlanıyoruz yaşayan ölümüz canlanıyor diye. Oysa hem Ştolts ve Olga’nın algılayamadığı kadar derinlerde bir yerlerde Oblomov’luk. Olga ve İlya’nın arasındaki gidiş gelişler sanırım bazılarımızı sıkmış, oysa benim çok hoşuma gitti. Arada geçen yüzyılda kadın-erkek ilişkisi nasıl şekillenmiş; jestler, mimikler ve konuşmalar nasıl bir değişime uğramış onu görüyoruz. Buradaki jest ve mimik kısmına vurgu yapmam lazım, çünkü her bir ayrıntının muhteşem betimlendiği anlar var bu bölümlerde : “İnsan nasıl bu kadar güzel olabilir? Bu beyaz ten, bu havuzlar gibi derin gözler, bu içlerinde ruhun ışığı parlayan gözler; insan, gülümesemesini bir kitap gibi okuyabilir. Hele başı…Omuzlarının üstünde ne güzel duruyor, bir çiçek gibi sallanıyor…güzel kokular saçıyor sanki.” (sayfa 244)
Bir başka baş karakter Agafya da, Ştolts gibi Oblomov’un bir anti-tezi olarak karşımıza çıkıyor. Agafya var gücüyle Oblomov’un hayatını alıştığı biçimde sürdürmesi, yoksulluktan uzakta yaşaması için çabalıyor. Bazı noktalarda garipnoktalara giden bu özveriyi anlayabilmek çok zor. Hayatlarını efendilerinin yoluna sermeye hazır, başka bir yol bilmeyen bu insanları anlamak için Aslı’nın da yazısında belirttiği gibi o dönemle empati kurmak gerekiyor. Agafya karakterini ben çok sevdim. Okudukça aklıma Yüzyıllık Yalnızlık’daki Ursula ve iRo ile okuduğumuz Lütfen Anneme İyi Bak’daki Park Sonyo teyze geldi.
Oblomov bizi iyilik/kötüklük kavramları üzerinde de bayağı düşünmeye teşvik ediyor. Toplantımızda da bolca tartıştık, acaba İlya saf bir iyilik timsali midir diye. Benim düşüncem, hiçbir şey için uğraşıp, didinmeye ve savaşmaya ihtiyacı olmamış; dünyayı hep dışarıdan izlemiş bu adamın yüce değerlerini koruyabilmesinin pek de şaşırtıcı olmadığı. Öte yandan, Ştolts İlya’nın karşılaştığı en iyi, en merhametli adam olduğunu düşünüyor ama ben Ştolts’un hayat karşısındaki duruşunu daha kayda değer buldum. Yazarın ise birkaçı dışında karakterlerini safi iyi ya da kötü olarak yargılamamaya çalıştığını hissettim. Hepsinin kendi içindeki tutarsızlıklarını, buhranlarını anlatarak onları önce insan olarak sevip, kabullenmemizi istemiş. Şöyle diyor İlya’nın ağzından: “ Düşen adama el uzatın, mahvolan bir adamın haline ağlayıni onuna alay etmeyin. Sevin onu! Onda kendinizi görün ve ona kendinizmiş gibi bakın.” (sayfa 32) Bir de sanki hepsi için bir mutlu son yazmaya çalışmış ve arzuladıkları hayatlara ulaştıklarını inanmamızı istemiş.
Benim için bolca çağrışım yapan bir okuma oldu Oblomov…Sık sık Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı’nı da düşündüm ve Atılgan karakterini yaratırken İlya’yı ne kadar düşünmüş merak ettim. Aralarında yüzyıl olan bu iki karakteri bir çok noktada birbirine yakın hissettim. Aşk sayesinde kısa süre de olsa değişmeye çalışmaları ama dikiş tutturamamaları örneğin. Ayrıca, iki roman da kendi dönemlerinin sosyal yapısına ışık tutmakla birlikte çağlarının oldukça ilerisindedir. (Aylak Adam hakkında kısa bir incelemeyi buradan okuyabilirsiniz)
İnsanın ürküten sayfa sayısına rağmen Oblomov kolayca akıp giden ve çok rahat okunan bir klasik. Bu romanı sadece tembelliğe övgü ya da yergi olarak etiketlemek de pek sığ geliyor şimdi. Benim naçizane çıkarabildiğim alt metinlerin de daha onlarcasını çıkarmak mümkün. Ben özetle çok keyifle okudum ve şimdi hararetle herkese öneriyorum.
Bir de son bir notum var. Oblomov benim ilk e-kitap okumam oldu ve çok da güzel oldu. Ben gezici bir okur olduğum için kalın kitaplar benim için hep sıkıntı yaratmıştır. Yakınlarda aldığım i-pad’i mecburi olarak taşıdığım için, e-kitap uygulamasını kullanmak bu anlamda bana ilaç gibi geldi. Benim önceden okumaya başladığım Türkiye İş Bankası baskısını da e-kitap olarak bulunca bu uygulamayı kullanmak farz oldu. Ben İdefix uygulamasını kullandım ki şu anda okuyucuyu pek tatmin eder nitelikte değil. Ancak, e-kitap sayısı arttıkça okuma konforunda da iyileştirmeler yapılacak gibi gözüküyor. Bende de iyi bir e-kitap okuyucusu olma ve sanal kitaplığımı zenginleştirme potansiyeli var ama gerçek kütüphanemden ve mis gibi kokan kitaplarımdan da vazgeçecek değilim!

5 yorum > Her tembeli Oblomov mu sandın?
efsun
28 Şubat, 2012 saat: 07:05
ellerine sağlık ve durgun akardı don’u okumuştum ben de sizlerle birlikte ama bu klasiği okuyamadım.rus edebiyatına korkunç düşkün bi insan olarak oblomov’u da ele alacağım…e-kitap ülkemizde oldukça yeni ve daha çok belli bir kitleye hitap ediyor ama gerçek kitabın tabii ki yerini tutamaz.ama teknolojik gelişmelere açık insanların da kaçamayacğı bir olanak…
Aslı Günel
28 Şubat, 2012 saat: 11:37
leziz olmuş ilknur! ellerine sağlık, senin yazılarını geçebilmek çok zor, hatta gerçekten de imkansız! :)
ahmet
28 Şubat, 2012 saat: 12:05
çok güzel bir yorum olmuş, rus edebiyatını zaten severim ama bu yazıdan sonra okumak için sabırsızlanıyorum
İlknur Ünsal
29 Şubat, 2012 saat: 09:31
Teşekkürler Efsun, umarım sen de keyifle okursun.
Aslıcım teveccühünüz:) Zevkle okuyup zevkle yazdım, beğenmene çok sevindim.
Ahmet çok teşekkürler, keyifli okumalar diliyorum.
idil
21 Mart, 2012 saat: 13:38
merhaba
ben de oblomov’u şu an e-kitap olarak okuyorum. daha önce iş bankası kültür yayınları’ndan birkaç kitabı daha e-kitap olarak okudum. en çok klasikleri e-kitap olarak almak hoşuma gidiyor.
oblomov konusunda ise: henuz kitabın tamamını okuyamadım ancak çok hızlı ilerliyorum. yazarın, tolstoy vs gibi daha pekçok kitapla meşhur olmaması, ancak 150 yıl sonra bile isminden bahsettirmesi çok hoş, ancak yazarla ilgili pek bir şey bilmiyorum ve kendisinden çok oblomov populer olduğundan bilgiye ulaşamıyorum